- 26 Nisan 2024
- 13,149
Herkes; en yakınlarından başlayarak çevresindeki insanların kendisine karşı dürüst ve içten olmasını ister. Ancak kişi, aynı hassasiyeti kendi davranışlarına yansıtmadıkça bu beklenti hüsranla sonuçlanır. Bu noktada Resûl-i Ekrem (sas)’in şu sözü önemli bir ölçü olur bizlere. “Kim cehennemden kurtulup cennete girmek isterse, Allah’a ve ahirete inanır bir halde ölüme kavuşsun! İnsanların kendisine nasıl davranmasını istiyorsa o da insanlara öyle davransın!” (Müslim, İmâre, 46) Bu öğüt, insan ilişkilerinde dengeyi sağlayan en temel ilkelerden birini hatırlatır: Kendi istediğini başkası için de istemek ve bunu davranışlarına yansıtmak. Samimiyet de tam bu noktada anlam kazanır; çünkü o, başkalarından beklenen değil, insanın önce kendi içinde inşa etmesi gereken bir değerdir.
Peki nedir samimiyet?
Samimiyet, kapısı herkese açık görünen ama aslında her yüreğe uğramayan bir misafirdir. Nice sözlerin süsüne aldanmaz, parlak görüntülerin ardına saklanmaz. Kalabalıkların alkışladığı yerde değil, sessizliğin içtenliğinde yer bulur kendine. Bir kalbe yöneldiğinde önce yoklar; kibirle örülmüşse geri döner, riya ile gölgelenmişse uğramaz. Fakat bir gönül, kendini arındırıp hakikate yer açmışsa, işte orada durur samimiyet. Yerleştiği kalbi sadeleştirir, dili doğrultur, bakışı berraklaştırır. O vakit insanın sözü de özü de aynı istikamete yönelir. Samimiyet bir kez yurt edindi mi bir kalbi, orayı huzurun menziline, çevresini de güven ve hakikatle örülü bir bahçeye çevirir.
İyi niyet mi, samimiyet mi? İnsan ilişkilerinde vazgeçilmez olan ikisidir belki de… Yapmacık sözler, çıkar peşinde koşan tavırlar, soğutur kalpleri. Yaklaştırmaz, güven vermez, gönülleri birbirinden ayırır, koparır.
Ama samimiyet… Ah, samimiyet! Dokunur insana, güven verir, kalpleri kaynaştırır, birlik olmayı sağlar. Bir tebessüm yeter bazen, insanın içine sığmadığı, inşirah ve sekinet aranılan günlerde. Samimi bir dostun sözleri, çözmese de sorunu, ruhu sarar, huzur verir, şifa olur o kelimelerin büyüleyici nağmeleri. Bir telefon… Bir mesaj… Hafifçe bir omuza dokunuş…. Kaldırır mesafeleri. Yaklaştırır sevdiklerini, çoğaltır muhabbeti.
Bugün her birimiz, farkında olsak da olmasak da, sadakatin ve samimiyetin imtihanından geçiyoruz. Dilimiz “amentü” derken… Kalbimiz ne kadar eşlik ediyor ona? Enbiya’nın izinden gittiğini söyleyen bizler… Onların yükünü ne kadar taşıyoruz? İnce… Hem de kıldan ince bir yol bu. Keskin… Hem de kılıçtan keskin. Ve o yol, sadece ötelerde değil… Tam da yaşadığımız hayatın içinde. Attığımız her adımda, söylediğimiz her sözde, içimizden geçen her niyette… Nasıl inanıyoruz, niçin yaşıyoruz, neler yapıyoruz? İhlas ve samimiyet hayatımızın neresinde, biz samimiyetin neresindeyiz? Gerçekten kimin için atıyor bu kalp, kimin için yapıyoruz ne yapıyorsak?
Bir an durup bakalım içimize… Niyetimiz mi konuşuyor, yoksa görünme arzusu mu? İmaj kaygısı mı? Çünkü şirk ve riya… Sessizce gelir, fark ettirmeden boşaltır yaptıklarını; koca amelleri bile bir avuç kuru başağa, çıplak bir kayaya çevirir. Oysa bir nebze samimiyet… Bir kırıntı halis niyet… Az gibi görünür ama Rab katında büyür de büyür. Halis niyet ve samimi gayret, sahibine, niyet ettiklerini uygulamaya geçiremese bile kazandırır. Bazen insan ister… Hem de çok ister. İçinden kopar o arzu. Ama yapamaz, gidemez, yetişemez…
İşte tam orada belli olur kalbin yönü. Tebük’e gidemeyen ama yüreğiyle yürüyen öyle gönüller vardı ki… Efendimiz söylüyordu: Aşılan her dağda, geçilen her vadide onlar da vardı. Bedenleri gerideydi belki… ama nazargâh-ı ilahi olan kalpleri en öndeydi. Demek ki mesele adım atmak değil sadece… Mesele, o adımı kimin için atmak istediğinde.
“Biz bu kitabı sana gerçeğin bilgisi olarak indirdik. Öyleyse samimi bir inanç ve bağlılık göstererek sadece Allah’a kulluk et.” (Zümer, 39/2) İlahi emrine canı gönülden uymak, dil ile değil kalple yapılan bir teslimiyet, niyetin ve davranışların Allah rızasına yönelmesi demektir. Samimiyet, dinin özü, ibadetin ruhu, duanın kalpten yükselişidir; insanın içtenliğiyle şekillenir, gösterişle değil. Huşû, aceleye getirilen namazlarda mı gizlidir, yoksa kalpten yükselen sessiz bir teslimiyette mi? Dua, açılmadan kapanan ellerde mi yoksa yürekten dökülen niyette mi yankılanır? Zikir, başlar başlamaz biten tesbihlerde mi olur, yoksa kalbin derinliklerinde süreklilik bulduğunda mı yaşanır? Huzur, dilden dökülen sözlerde mi, yoksa samimiyetle yapılan tövbelerde mi saklıdır? Hayr, infak gösteriş için verilen sadakalarda mı anlam bulur, yoksa kalpten ve gizlice sunulunca mı değer kazanır? Takva, sadece bedenle tutulan oruçlarda mı yetişir, yoksa niyetin ve kalbin saflığıyla mı? Arınma, turistik bir geziye dönüşen umre ve hacda mı sağlanır, yoksa insanın samimi bir şekilde kendini gözden geçirmesiyle mi?
Dünya hızla gösterişin, parıltının peşine düşüyor; insanlar samimiyetten uzaklaşıyor, kalpler soğuyor. Rol oynanıyor, maskeler takılıyor, gerçek duygular gizleniyor. Ama biz müminler ne yapmalı bu gidişat karşısında? Bizim yolumuz başka olmalı. Söylediğimiz sözler içten gelmeli, yaptığımız işler kalpten olmalı; yalnızca Rabbimizin hoşnutluğunu gözeterek olmalı her adımımız. Gösteriş uğruna dostluğu bozanlara, kalpleri kandırmaya çalışanlara gelmemeli gönlümüz; aramıza fitne sokmaya fırsat vermemeli. İşte Samimiyet… En büyük güç, en değerli hazine…
“…Ey yücelik ve ikram sahibi, her şeyin Rabbi olan Allah’ım! Bizi dünya ve âhirette her an sana ihlâs ve samimiyetle bağlı kıl!” (Ebû Dâvûd, Vitr, 25)
VESSELAM…
Peki nedir samimiyet?
Samimiyet, kapısı herkese açık görünen ama aslında her yüreğe uğramayan bir misafirdir. Nice sözlerin süsüne aldanmaz, parlak görüntülerin ardına saklanmaz. Kalabalıkların alkışladığı yerde değil, sessizliğin içtenliğinde yer bulur kendine. Bir kalbe yöneldiğinde önce yoklar; kibirle örülmüşse geri döner, riya ile gölgelenmişse uğramaz. Fakat bir gönül, kendini arındırıp hakikate yer açmışsa, işte orada durur samimiyet. Yerleştiği kalbi sadeleştirir, dili doğrultur, bakışı berraklaştırır. O vakit insanın sözü de özü de aynı istikamete yönelir. Samimiyet bir kez yurt edindi mi bir kalbi, orayı huzurun menziline, çevresini de güven ve hakikatle örülü bir bahçeye çevirir.
İyi niyet mi, samimiyet mi? İnsan ilişkilerinde vazgeçilmez olan ikisidir belki de… Yapmacık sözler, çıkar peşinde koşan tavırlar, soğutur kalpleri. Yaklaştırmaz, güven vermez, gönülleri birbirinden ayırır, koparır.
Ama samimiyet… Ah, samimiyet! Dokunur insana, güven verir, kalpleri kaynaştırır, birlik olmayı sağlar. Bir tebessüm yeter bazen, insanın içine sığmadığı, inşirah ve sekinet aranılan günlerde. Samimi bir dostun sözleri, çözmese de sorunu, ruhu sarar, huzur verir, şifa olur o kelimelerin büyüleyici nağmeleri. Bir telefon… Bir mesaj… Hafifçe bir omuza dokunuş…. Kaldırır mesafeleri. Yaklaştırır sevdiklerini, çoğaltır muhabbeti.
Bugün her birimiz, farkında olsak da olmasak da, sadakatin ve samimiyetin imtihanından geçiyoruz. Dilimiz “amentü” derken… Kalbimiz ne kadar eşlik ediyor ona? Enbiya’nın izinden gittiğini söyleyen bizler… Onların yükünü ne kadar taşıyoruz? İnce… Hem de kıldan ince bir yol bu. Keskin… Hem de kılıçtan keskin. Ve o yol, sadece ötelerde değil… Tam da yaşadığımız hayatın içinde. Attığımız her adımda, söylediğimiz her sözde, içimizden geçen her niyette… Nasıl inanıyoruz, niçin yaşıyoruz, neler yapıyoruz? İhlas ve samimiyet hayatımızın neresinde, biz samimiyetin neresindeyiz? Gerçekten kimin için atıyor bu kalp, kimin için yapıyoruz ne yapıyorsak?
Bir an durup bakalım içimize… Niyetimiz mi konuşuyor, yoksa görünme arzusu mu? İmaj kaygısı mı? Çünkü şirk ve riya… Sessizce gelir, fark ettirmeden boşaltır yaptıklarını; koca amelleri bile bir avuç kuru başağa, çıplak bir kayaya çevirir. Oysa bir nebze samimiyet… Bir kırıntı halis niyet… Az gibi görünür ama Rab katında büyür de büyür. Halis niyet ve samimi gayret, sahibine, niyet ettiklerini uygulamaya geçiremese bile kazandırır. Bazen insan ister… Hem de çok ister. İçinden kopar o arzu. Ama yapamaz, gidemez, yetişemez…
İşte tam orada belli olur kalbin yönü. Tebük’e gidemeyen ama yüreğiyle yürüyen öyle gönüller vardı ki… Efendimiz söylüyordu: Aşılan her dağda, geçilen her vadide onlar da vardı. Bedenleri gerideydi belki… ama nazargâh-ı ilahi olan kalpleri en öndeydi. Demek ki mesele adım atmak değil sadece… Mesele, o adımı kimin için atmak istediğinde.
“Biz bu kitabı sana gerçeğin bilgisi olarak indirdik. Öyleyse samimi bir inanç ve bağlılık göstererek sadece Allah’a kulluk et.” (Zümer, 39/2) İlahi emrine canı gönülden uymak, dil ile değil kalple yapılan bir teslimiyet, niyetin ve davranışların Allah rızasına yönelmesi demektir. Samimiyet, dinin özü, ibadetin ruhu, duanın kalpten yükselişidir; insanın içtenliğiyle şekillenir, gösterişle değil. Huşû, aceleye getirilen namazlarda mı gizlidir, yoksa kalpten yükselen sessiz bir teslimiyette mi? Dua, açılmadan kapanan ellerde mi yoksa yürekten dökülen niyette mi yankılanır? Zikir, başlar başlamaz biten tesbihlerde mi olur, yoksa kalbin derinliklerinde süreklilik bulduğunda mı yaşanır? Huzur, dilden dökülen sözlerde mi, yoksa samimiyetle yapılan tövbelerde mi saklıdır? Hayr, infak gösteriş için verilen sadakalarda mı anlam bulur, yoksa kalpten ve gizlice sunulunca mı değer kazanır? Takva, sadece bedenle tutulan oruçlarda mı yetişir, yoksa niyetin ve kalbin saflığıyla mı? Arınma, turistik bir geziye dönüşen umre ve hacda mı sağlanır, yoksa insanın samimi bir şekilde kendini gözden geçirmesiyle mi?
Dünya hızla gösterişin, parıltının peşine düşüyor; insanlar samimiyetten uzaklaşıyor, kalpler soğuyor. Rol oynanıyor, maskeler takılıyor, gerçek duygular gizleniyor. Ama biz müminler ne yapmalı bu gidişat karşısında? Bizim yolumuz başka olmalı. Söylediğimiz sözler içten gelmeli, yaptığımız işler kalpten olmalı; yalnızca Rabbimizin hoşnutluğunu gözeterek olmalı her adımımız. Gösteriş uğruna dostluğu bozanlara, kalpleri kandırmaya çalışanlara gelmemeli gönlümüz; aramıza fitne sokmaya fırsat vermemeli. İşte Samimiyet… En büyük güç, en değerli hazine…
“…Ey yücelik ve ikram sahibi, her şeyin Rabbi olan Allah’ım! Bizi dünya ve âhirette her an sana ihlâs ve samimiyetle bağlı kıl!” (Ebû Dâvûd, Vitr, 25)
VESSELAM…