- 26 Nisan 2024
- 13,767
“Ahsen-i takvim” yani en güzel kıvamda ve biçimde yaratılan insan, sonrasında nasıl olur da aşağıların en aşağısı “Esfel-i safilin”e iner? (Bkz. Tin, 95/4-5)
Ve yine en şerefli varlık ve yaratılanların birçoğundan üstün kılınan insan (Bkz. İsra, 17/70) ne tür bir savrulmayla “...Bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar...” (A’raf, 7/179) derecesine geriler?
Belki de, bilerek ya da bilmeyerek, farkında olarak ya da olmayarak, fıtratını bozması, yüklendiği emaneti (Bkz. Ahzab, 33/72) taşıyamaması, nefs ve hevasının ağır basması gibi pek çok etken, bu düşüşe zemin hazırlar ve dibe çökmesine neden olur. Kendisine verilen özel yetenek ve kabiliyetlerini yaratılış gayesine uygun kullanmadığında, bu iniş ve gerilemeler gerçekleşir.
Sevgili Peygamberimizin (sas) şu hadisi de aynı gerçeğe işaret eder: “Ademoğlunun kalbinden bütün (arzu) vadilerine (uzanan) yollar vardır. Allah, kalbini bütün bu yollara açmış olan kişiyi bunların hangisinde helak ettiğini önemsemez, fakat kim Allah’a güvenirse Allah onu (arzularının) keşmekeşliğinden kurtarır.” (İbn Mâce, Zühd, 14)
Bu vadilerin her birine adım atan insan, özünden uzaklaşmakta ve helâka daha çok yaklaşmaktadır. Demek ki, bu bir yön kaybı meselesidir. İnsan tek ve doğru bir hakikate yöneldiğinde insanlığını, onurunu ve şerefini muhafaza altına alabilecektir. İnsanı insan kılan o hakikat ise İslamiyet’tir.
İşte, arzu vadileri ve ona götüren dağınık yollar, kara delik gibi insanı yutar, mahveder. İslam ise müstakim bir yol çizerek istikameti belirler ve zübde-i alem olan insanı, arzın halifesi konumuna yükseltir.
İnsaniyet ile İslamiyet arasında ruh-beden birliği vardır. Bedene hayat veren, canlı tutan ruhtur. Nasıl ki ruh bedenden ayrıldığında, beden dış etkenlere karşı savunmasız kalır, hayati fonksiyonlarını yitirir, insan da İslam’dan uzaklaşırsa, dünyevi hazların geçici pırıltısına meyleder, modern çağın bunalımlarına dik duruş sergileyemez ve ahlaki bozulma sürecine girer. Oysaki, insan, ancak bu birlikteliği koruduğunda hakikate sadık kalabilir ve aşağılara düşmekten kurtulabilir.
İnsaniyet, insanca davranış, merhamet ve şefkatle yaklaşım, iyilik ve yardımda bulunma demektir. İnsaniyet insanı, erdemli birey haline getirir, İslamiyet de bu erdemlerin kaynağını gösterir ve ebedi anlam kazandırır.
İnsanlığın yapmış olduğu her türlü iyilik ve güzellik, İslam aynasıyla bakılmazsa eğer, paslı bir görüntüden, puslu bir gölgeden ibaret kalır. İnsaniyet olmadığında ise yüce dinimizin hakikatleri o kişide tecelli etmez, tam manasıyla hayat bulmaz.
İslamiyetsiz bir insan köksüz ve temelsiz olduğu için, bina inşa edemez. İnsaniyetsiz bir İslam da şekilci bir kalıptan ibarettir, binayı imar edemez. Üstelik, insani hasletlerini kaybeden kişi, İslam'ın en kutsal değerlerini kendi yanlış zihniyetinde heba eder. Adaleti zulme, merhameti maraza, sevgiyi kine, saygıyı korkuya çevirir.
İslamiyet, insan cevherini işlemek, ilahi rızaya ulaştırmak, tekamüle erdirmek için yol hazırlar. İnsaniyet de müstakim yolun pusulası olur, inancın hayata dokunan her yönüne köprüler kurar.
Velhasıl, İslamiyet sadece ritüellerden ibaret bir inanç sistemi değil, ana fikrinde insanı kemale erdiren değerler bütünüdür. İnsan da sadece biyolojik bir varlık değil, ilahi emir ve ahlaki ilkelerle yaratılış gayesine uygun hareket eden bir halifedir. İnsaniyet ise, bu hilafet makamının yeryüzündeki yansımasıdır.
Ve yine en şerefli varlık ve yaratılanların birçoğundan üstün kılınan insan (Bkz. İsra, 17/70) ne tür bir savrulmayla “...Bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar...” (A’raf, 7/179) derecesine geriler?
Belki de, bilerek ya da bilmeyerek, farkında olarak ya da olmayarak, fıtratını bozması, yüklendiği emaneti (Bkz. Ahzab, 33/72) taşıyamaması, nefs ve hevasının ağır basması gibi pek çok etken, bu düşüşe zemin hazırlar ve dibe çökmesine neden olur. Kendisine verilen özel yetenek ve kabiliyetlerini yaratılış gayesine uygun kullanmadığında, bu iniş ve gerilemeler gerçekleşir.
Sevgili Peygamberimizin (sas) şu hadisi de aynı gerçeğe işaret eder: “Ademoğlunun kalbinden bütün (arzu) vadilerine (uzanan) yollar vardır. Allah, kalbini bütün bu yollara açmış olan kişiyi bunların hangisinde helak ettiğini önemsemez, fakat kim Allah’a güvenirse Allah onu (arzularının) keşmekeşliğinden kurtarır.” (İbn Mâce, Zühd, 14)
Bu vadilerin her birine adım atan insan, özünden uzaklaşmakta ve helâka daha çok yaklaşmaktadır. Demek ki, bu bir yön kaybı meselesidir. İnsan tek ve doğru bir hakikate yöneldiğinde insanlığını, onurunu ve şerefini muhafaza altına alabilecektir. İnsanı insan kılan o hakikat ise İslamiyet’tir.
İşte, arzu vadileri ve ona götüren dağınık yollar, kara delik gibi insanı yutar, mahveder. İslam ise müstakim bir yol çizerek istikameti belirler ve zübde-i alem olan insanı, arzın halifesi konumuna yükseltir.
İnsaniyet ile İslamiyet arasında ruh-beden birliği vardır. Bedene hayat veren, canlı tutan ruhtur. Nasıl ki ruh bedenden ayrıldığında, beden dış etkenlere karşı savunmasız kalır, hayati fonksiyonlarını yitirir, insan da İslam’dan uzaklaşırsa, dünyevi hazların geçici pırıltısına meyleder, modern çağın bunalımlarına dik duruş sergileyemez ve ahlaki bozulma sürecine girer. Oysaki, insan, ancak bu birlikteliği koruduğunda hakikate sadık kalabilir ve aşağılara düşmekten kurtulabilir.
İnsaniyet, insanca davranış, merhamet ve şefkatle yaklaşım, iyilik ve yardımda bulunma demektir. İnsaniyet insanı, erdemli birey haline getirir, İslamiyet de bu erdemlerin kaynağını gösterir ve ebedi anlam kazandırır.
İnsanlığın yapmış olduğu her türlü iyilik ve güzellik, İslam aynasıyla bakılmazsa eğer, paslı bir görüntüden, puslu bir gölgeden ibaret kalır. İnsaniyet olmadığında ise yüce dinimizin hakikatleri o kişide tecelli etmez, tam manasıyla hayat bulmaz.
İslamiyetsiz bir insan köksüz ve temelsiz olduğu için, bina inşa edemez. İnsaniyetsiz bir İslam da şekilci bir kalıptan ibarettir, binayı imar edemez. Üstelik, insani hasletlerini kaybeden kişi, İslam'ın en kutsal değerlerini kendi yanlış zihniyetinde heba eder. Adaleti zulme, merhameti maraza, sevgiyi kine, saygıyı korkuya çevirir.
İslamiyet, insan cevherini işlemek, ilahi rızaya ulaştırmak, tekamüle erdirmek için yol hazırlar. İnsaniyet de müstakim yolun pusulası olur, inancın hayata dokunan her yönüne köprüler kurar.
Velhasıl, İslamiyet sadece ritüellerden ibaret bir inanç sistemi değil, ana fikrinde insanı kemale erdiren değerler bütünüdür. İnsan da sadece biyolojik bir varlık değil, ilahi emir ve ahlaki ilkelerle yaratılış gayesine uygun hareket eden bir halifedir. İnsaniyet ise, bu hilafet makamının yeryüzündeki yansımasıdır.