Neler yeni

Foruma hoş geldin, Ziyaretçi

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı ya da giriş yapmalısınız. Foruma üye olmak tamamen ücretsizdir.

Web Arşivi

Sizleri Aramızda Görmekten Mutluluk Duyuyoruz :) ~ Tıklayın ~

Paylaşmamak Da Ahlaktır

Fatihklz Çevrimdışı

Fatihklz

Kurucu
Üye
26 Nisan 2024
18,646
İki kişinin doyduğu sofraya, üçüncü hatta dördüncü kişinin de doyabileceğini düşünerek bir tabak daha koymak, yükün bir ucundan tutmak, bildiğini öğretmek, cebindekini ihtiyaç sahibinin cebine koymak...

Rahmetli anne ve babam köylüydü. Tarla ve bahçede çalışıp geçinen insanlardı. Annem öğle vakti yaklaştığında babam için yemek hazırlar, sepete mutlaka bir iki kaşık fazla koyardı. Sonra da bana, “Yavrum, belki bir Allah misafiri gelir, o da yer.” der, yemeği öyle gönderirdi.

Bir kaşık fazla…

Belki paylaşmanın ne olduğunu anlatmak için uzun cümlelere de gerek yoktu o zamanlar.

Paylaşan insanın elindeki azalır gibi görünürdü ama gönlündeki çoğalırdı.

Şimdi tuhaf şeyler oldu...

Paylaşmak, vermekten göstermeye dönüştü.

Artık ekmeğimizi değil, yediğimiz ekmeğin fotoğrafını paylaşıyoruz. Mutluluğumuzu paylaşmıyor ama ne kadar mutlu olduğumuzu gösteriyoruz hatta bazen göze sokuyoruz. Paylaşımımıza yeterince beğeni gelmemişse moralimiz bile bozuluyor.

Öyle bir noktaya geldik ki yaşadığımız şeyi başkasıyla paylaşmıyor, başkaları görsün diye yaşıyoruz sanki.

İşte paylaşmanın anlamını burada yitirdik.

Çünkü paylaşmak kelimesinin içine artık teşhir etmek, gösteriş yapmak, ayartmak, nispet yapmak, kıskandırmak karıştı…

Sosyal medya ise bunun devasa vitrinine dönüştü.

Bedenler sergileniyor.

Evler sergileniyor.

Arabalar, sofralar, tatiller, eşler, çocuklar…

Ve ibadetler…

Mahremiyet sınırları inceldikçe görüntüler daha cüretkâr, hayatlar daha seyirlik hâle geldi.

Dikkat çekmek için daha fazlasını göstermek, merak uyandırmak için biraz daha açılmak teşhir etmek, kıskandırmak, nispet yapmak için daha fazla saçmalamak, izlenmek için biraz daha ayartmak gerekiyor.

Teşhir bir süre sonra yalnızca bedenle de sınırlı kalmıyor tabi.

Hayatın da teşhiri var.

Servetin, mutluluğun teşhiri, tüketimin teşhiri…

Hatta ne yazık ki dindarlığın bile…

İnsan sahip olduğu her şeyi başkasının bakışına sunmaya alışınca bir süre sonra hayatını yaşamaktan çok sergilemeye başlıyor.

Evini, sofrasını, tatilini, mutluluğunu, başarısını…

Sonra sıra daha özel olana geliyor:

İbadetlerine…

Namaz kılınıyor fotoğrafı var.

İftar açılıyor videosu var.

Kur’an okunuyor kaydı var.

Umreye, hacca gidiliyor günlük yayın akışı var.

Kâbe görülüyor telefon hemen çıkıyor.

Tavaf devam ediyor ama kamera da dönüyor.

Herkes prodüktör, herkes yapımcı, herkes kameraman, herkes fenomen…

Sanki içinde bulunduğumuz çağ bize yalnızca “Yaşa!” demiyor.

“Yaşa ve mutlaka göster, teşhir et, utanma neyin varsa ortaya at… zaten herkes yapıyor.” diyor.

İnsan ister istemez soruyor:

Huşu içinde namaz mı kılıyoruz yoksa çevreden “ne kadar ihlaslı” diye yorum mu kasıyoruz? Kâbe’yi mi tavaf ediyoruz başkalarının bizi Kâbe’nin önünde seyretmesini mi istiyoruz?

Eskiden insanlar ibadet esnasında dünyalık düşüncelerden kopmaya çalışırdı.

Şimdi ibadetin ortasında dünyaya bağlanıyoruz…

Hem de yüksek hızlı internetle.

İbadetin özü Rabbe yönelişken görüntüsü içeriğe, huşûsu kadraja, hatırası hikâyeye dönüştü.

Kâbe’nin karşısında telefonun ön kamerasını açtığımızda çok küçük fakat çok önemli bir şey değişiyor:

Kıblemiz değişmiyor ama bakışımız, yönümüz, hatta yönelişimiz...

Cenab-ı Hakk’ın Mâûn sûresindeki kısa fakat ürpertici ikazı tam burada insanın zihnine düşüyor:

“Onlar gösteriş yaparlar.” (Mâûn, 107/6)

Peygamber Efendimizin (sas) uyarısı da aynı noktayı başka bir yerden yakalıyor:

“Kim (işlediği hayrı şöhret için) insanlara duyurursa, Allah onun (gizli işlerini) duyurur. Kim de (herhangi bir hayrı) gösterişle yaparsa, Allah da onun gösterişçiliğini meydana çıkarır.” buyurdu.
(Müslim, Zühd, 47)

Asırlar geçti.

İnsanın görülme arzusu hiç değişmedi.

Sadece eline kamera geçti.

Eskiden gösteriş yapmak için insan aramak gerekiyordu, komşunun avlusuna gidip öyle anlamsızca çalım yapmak falan… Şimdi cebimizde binlerce kişilik bir seyirci kitlesi taşıyoruz.

*
İbadet, her şeyden önce kul ile Rabbi arasındaki özel bir iletişimdir. Kul ile Rabbi arasında sırlarıdır.

Orada seyirciye ihtiyaç yoktur.

Kameraya hiç yoktur.

İslam’ın ihlas anlayışındaki ölçü de ne kadar güzeldir. Peygamber Efendimiz (sas), Allah’ın özel lütfuna mazhar olacak insanlardan birini anlatırken, verdiği sadakayı “sol eli sağ elinin verdiğini bilmeyecek kadar” gizleyen kişiden söz eder.

Düşünün…

Bir elin verdiğini diğer elden saklayacak kadar mahrem bir iyilik anlayışından, verdiğimizi hiç tanımadığımız binlerce insana göstermek için kamera açtığımız bir zamana geldik.

Aradaki mesafe teknolojik değil ahlakidir.

İhlas ile gösteriş arasındaki çizgi de tam burada belirginleşiyor aslında.

İbadet, başkalarının bakışı çoğaldıkça değer kazanan bir performans değildir. İnsanın bakışlardan uzaklaşıp Rabbine yöneldiği ölçüde derinleşen bir teslimiyet hâlidir.


Öyleyse insan başkasının niyetini değil, önce kendi niyetini sorgulamalı.

Ben bunu neden gösteriyorum?

İnsanlar bu ibadeti görsün diye mi?

Yoksa insanlar beni bu ibadeti yaparken görsün diye mi?

Niçin ibadet ediyorum?

Ve en zor soru:

Rabbimin görmesi yetmiyor mu?

*
Her şeyin gösterildiği bir dünyada göstermemek nasıl bir ahlaktır?

Kimseye duyurmadan iyilik yapabilmek…

Fotoğrafını çekmeden bir sofraya oturabilmek…

Bir yere gidip konum bildirmemek…

Bir mutluluğu yalnızca yaşayabilmek…

İbadetini sadece Allah’ın bilmesiyle yetinebilmek…

Bunlar artık sıradan davranışlar olmaktan çıkıp neredeyse birer direnme biçimine dönüştü.

Çünkü dijital çevremiz bize sürekli şunu telkin ediyor:

“Görünmüyorsan yoksun!"

İnsanın bütün kıymeti görünür olmaktan geçmiyor oysa.

Hatta hayatımızdaki en kıymetli şeylerin çoğunun seyircisi yoktur.

Samimiyet seyircisizlik ister.

Dua bunun için güzeldir.

Gözyaşı bunun için özeldir.

Secde bunun için derindir.

İyilik bunun için insanın içinde büyür ve huzur verir.

Her şey gösterildiğinde değerler büyümüyor tam aksine anlamını kaybediyor ve küçülüyor.

*

Modern insanın en büyük yoksulluğu paylaşacak şeyinin azlığı değil, kendisine saklayabileceği şeyinin kalmamasıdır.

Tüm bu akıştan hareketle insan sonunda kendi hayatının hem oyuncusu hem kameramanı hem de yayıncısı hâline geliyor.

Yaşamıyor yayınlıyor, sevmiyor gösteriyor, gitmiyor bildiriyor, yemiyor sergiliyor.

İbadet ederken bile ibadetin kendisinden bir görüntü üretmenin derdine düşüyor.

Ve paylaşmamak yeniden anlam kazanıyor.

Paylaşmamak kendini, sırlarını, mahremiyetini, iyiliğini, ibadetlerini seyirciden korumaktır.

Rabbinle arandaki o küçücük, sessiz ve kimsenin bilmediği alanı korumak…

Bence geleceğin en büyük lüksü görünür olmak değil, görünmeden yaşayabilmek olacak.

Paylaşılması gerekenleri paylaşmak cömertlik, korunması gerekenleri paylaşmamak ise emanet bilincidir.

Ve belki güzel ahlakın dijital çağdaki en zarif biçimlerinden biri, herkesin göstermek için yarıştığı bir dünyada bazı güzellikleri göstermeye kıyamamaktır.

Şimdi telefonu bir anlığına elimizden bırakıp kendimize başka bir yerden bakalım:

Peygamber Efendimiz (sas) bugün aramızda olsaydı sizce neyi paylaşır, neyi paylaşmazdı?

Bundan sonra “Paylaş” tuşuna her dokunuşumuzda önce kendimize sormamız gereken soru bu olabilir mi?
 

Forumdan daha fazla yararlanmak için giriş yapın yada üye olun!

Forumdan daha fazla yararlanmak için giriş yapın veya kayıt olun!

Kayıt ol

Forumda bir hesap oluşturmak tamamen ücretsizdir.

Şimdi kayıt ol
Giriş yap

Eğer bir hesabınız var ise lütfen giriş yapın

Giriş yap

Tema düzenleyici

Tema özelletirmeleri

Grafik arka planlar

Granit arka planlar